Küreselleşmede çifte standart

-
Aa
+
a
a
a

Robert Kuttner

The Boston Globe30 Temmuz, 2003

Kredi kartınız ya da telefonunuz için bir temsilciyle birkaç kelime konuşursanız, onun Hintli aksanı olduğunu göreceksiniz. Çünkü hizmet endüstrisi perde arkasındaki operasyonlarını, emek maliyetinin ABD’ye göre ancak bir küsurat teşkil ettiği Hindistan’a kaydırıyor. Keza IBM de birkaç bin bilgisayar programlama işini, programcıların çok daha az maaşla çalıştığı Hindistan’a taşıyacak. Bu karar IBM çalışanlarını kızdırdı ve bir zamanlar kimseyi işten çıkarmamış olmakla övünen bu hi-tech devinin bünyesinde ender rastlanan bir sendikalaşma çabasına yol açtı. 

Bu vak’alarda endüstri, attığı adımları maliyet etkinliği ve ekonomik mantığa uygunluk gerekçeleriyle savunur: Eğer Hindistan’daki verimli çalışan ve İngilizce konuşan işçiler aynı hizmeti verebiliyorlarsa, işleri oraya taşıyalım ki böylelikle elde edilen tasarruftan hissedarlar ve nihai tüketici nasiplensin… Serbest ticaretin bayraktarları ve pek çok iktisatçı, işlerin ülkeler arası taşaronluk yoluyla yürütülmesinin, hem Hindistan’a hem de ABD’ye yararlı olacağı konusunda hemfikir. 

Ama durun bir dakika. Hindistan konusunda bir tartışma daha var. Hindistan ilaç laboratuarları, Amerikan ilaç şirketlerinin tüketicilere sunduğu fiyatların çok çok altında taklit ilaç üretiyorlar. Bu durumda, Amerikan tüketicilerinin bundan yararlanması nedense yasadışı. Politik açıdan güçlü ilaç endüstrisi, telif haklarına ve emniyet mevzuatına aykırı olduğu gerekçesiyle daha ucuz olan yabancı ilaçların ithal edilmesine karşı çıkıyor. İlaç endüstrisi, ayrıca ABD firmaları tarafından verilen lisanslarla yasal olarak üretilen, emniyet konusunda en az ABD’dekiler kadar iyi olan Kanada’da üretilmiş daha ucuz ilaçların tüketiciye satılmak üzere ithal edilmesini sağlayacak yasal düzenlemelere karşı da savaşıyor. 

Burada bir çifte standart fark ettiniz herhalde, haklısınız. 

Amerikan endüstrisi yerkürenin her tarafında emek kullanma serbestisi istiyor. Ve uluslarüstü işgücü standartlarının oluşturulması gibi herhangi bir sınırlamaya karşı vahşice lobi yapıyor. Ama iş gelip de patent mülkiyetine dayandığında, ticari lobiler mülkiyet kurallarını ihlal ettiği bahanesiyle ithal ürünlerden tüketicilerin yararlanmalarını engelleyen yasaları öne çıkarıyorlar. 

Kanada kendi ulusal sağlık programı çerçevesinde daha ucuz ilaç fiyatları için pazarlık ettiğinde, ilaç endüstrisi bu ilaçların sadece Kanadalılar için kullanılması, ABD’ye tekrar ihraç edilmemeleri şartıyla pazarlığa yanaşıyor. Eğer ABD herkese daha ucuz tıbbi hizmet sağlayan ulusal bir sağlık programı istiyorsa, gelin Kanada’yı arka kapı olarak kullanmaktan vazgeçelim ve sorunu doğrudan tartışalım. (ilaç üreticilerinin karşı tarafta olacağına güvenebilirsiniz!) İlaç endüstrisi Hindistan’daki bir laboratuvarın herhangi bir ilacı ABD’dekinden kat kat ucuza imal etmesine de karşı çıkıyor, ve bunun sadece pazarlığı yapılmış bir indirim meselesi değil, patent haklarının korsanlıkla çiğnenmesi meselesi olduğunu öne sürüyor. Ama yine -durun bakalım bir dakika. 

Patentlerin varlığı yasalara bağlı bir şeydir, nihayetinde politikayı yansıtır. Kongre iki yüzyıl kadar önce ilk patent yasalarını kabul ettiğinde, mucitlerin hakları ile icatların yararlarının geniş çapta yayılması arasında bir denge gözetmişti. Patent ve ticari markaların süresi o sıralarda çok daha kısaydı. 

İlaç endüstrisinin yararlandığı genişletilmiş patent koruması, bugün basitçe bu endüstrinin muazzam siyasi gücünün bir göstergesidir. Her iki siyasi partiden başkanlar da patent hakları konusunda ABD’nin anlayışını kabul etmeleri için Hindistan gibi ülkelere baskı uygulayarak endüstrinin isteklerini yerine getirdiler. Üçüncü Dünya ülkeleri direndi, hem kendi halkları daha ucuz ilaçlara ihtiyaç duyduğu için hem de ekonomik açıdan gelişmek zorunda oldukları için… (Genç Amerikan Cumhuriyeti, kendi endüstrisini “anavatan” İngiltere’deki üretim tekniklerini çalarak geliştirmişti.)  Bush hükümetinin Gıda ve İlaç İdaresi (Food and Drug Administration), ilaç endüstrisinin kirli işlerine sıra geldiğinde ansızın güvenlik konularını gündeme getirdi, ama gıda emniyetinin sağlanması ve gıda ithalatı konusunda son derece gevşek davrandı. Deniz aşırı ülkelerde üretilenlerin çoğu, uluslararası tarım endüstrisinin, yani yönetimin bir başka politik işbirlikçisinin meyveleriydi çünkü…

Emekçilere ve şirketlere karşı bu tutarsız muamele (her iki durumda da politika ticarete eğilimli), zorunlu bir ekonomik mantığa dayanmıyor. İşletmeler ile işçiler arasındaki güç dengesizliğinin bir yansıması sadece. Örneğin, şunları tahayyül edebiliriz: İlaç endüstrisinde patent sürelerinin çok daha kısa olduğu bir fikri mülkiyet yasası; kamu tarafından finanse edilen ve kamuya mal olan , çok daha fazla sayıda araştırma; ve ilaç güvenliğini onaylayan uluslararası bağımsız kuruluşlar... Bu durumda ABD, Kanada ve Hindistan yurttaşları yani herkes çok daha ucuz ilaçlardan yararlanabilecektir.  

Aynı şekilde, ABD şirketleri ve onların ortakları tarafından çalıştırılan bütün yerli ve yabancı işçilerin, toplu sözleşme, sağlık ve güvenlik standartları, verimliliklerine göre ücret skalaları gibi temel işçi haklarından yararlanabilecekleri bir iş yasası düşünebiliriz.  Bu da hem Hindistan’daki emekçiler için iyidir hem de Kuzey Amerika’dakiler için…  

Mülkiyet hakları ve emeğe dair bu sistemler şu anda sahip olduklarımızdan daha verimsiz olmayacaklardır. Sadece refahın, iktidarın, menfaatlerin ve kuralların bambaşka bir biçimde dağıtılması anlamına gelecektir. Sadece bu…  

Robert Kuttner, The American Prospect’in editörlerinden.

Çeviren: Mustafa Arslantunalı